
Blog Yazısı
İnsanları sevmek lüks müdür yoksa mecburiyet midir?
Maddi kazanç hanemiz büyürken, insan olarak başka bir tarafımız yoksullaşıyor olabilir mi?
Hayatta başarıyı çoğu zaman sağladığımız maddi kazanç ve güvenceler üzerinden ölçüyoruz: para, statü, güvenlik, meslek, itibar… Maddi kazanımlar elbette önemlidir; peki insanlarla kurduğumuz ilişkiler ne durumda?
İnsanlara karşı giderek daha kayıtsız, kuşkucu, acımasız veya yalnızca fayda üzerinden ilişki kuran birine dönüşmüşsek, ortaya çıkan tabloda “başarımızdan” kötü kokular geliyor demektir. İnsan sevgisi merceğinden bakmak saf olmak değildir, onların hepsini iyi bulmak, herkese güvenmek veya kötülüğü görmezden gelmek değildir. İnsana, hatta yaşama karşı sağlam bir kavrayış ile ilişkidir. İnsanları, sizin sevdiğiniz şeyleri yapıyor olsunlar ya da olmasınlar, uçlara kaymadan dengeli bir yerden görebilecek iç denge ve huzura sahip olmaktır. Tanımadığımız birinin iyiliğini istemek, güçsüzlüğünden yararlanmamak, birinin hatasından dolayı aşağılanmasından haz almamak, kendimiz için istediğimiz adaleti başkaları için de istemek… Merhamet ve adalet, insan sevgisinin belki de duygudan daha somut biçimleridir.
Bu açıdan insan sevgisi belki de bir tür mecburiyettir. Başkalarının iyiliği için olduğu kadar kendimiz için de… Çünkü dünyaya sürekli kötü niyet arayan bir yerden baktığımızda, o bakışın ürettiği duygularla yaşamaya da kendimizi mahkûm ederiz. İnsanlardan nefret ederek, sürekli kuşkulanarak ve öfkelenerek geçirilen bir hayatın bedelini yalnızca çevremizdekiler değil, en fazla kendimiz öderiz. İnsanların sosyal medyayla daha fazla vakit geçirmeleri de pek yardımcı olmuyor.
Maddi açıdan başarmış saydığımız bazı insanların özellikle halkın arasına karışmaktan, mahalle pazarında dolaşmaktan, küçük bir lokantada oturmaktan ya da insanlarla sohbet etmekten büyük keyif aldığını görmek bana anlamlı geliyor. Belki de burada yalnızca sadelik özlemi yoktur; paranın zamanla ellerinden aldığı doğal insan temasını yeniden bulma arzusu da vardır. Maddi zenginlik bize konfor ve güvenlik sağlar; fakat başkalarıyla aramızdaki mesafeyi açarak bizi hayatın ortaklığından da uzaklaştırabilir. Oysa insanın insana temas etmesi, kendisini başkalarından üstün ya da ayrı değil, aynı hayatın içinde onlardan biri olarak hissedebilmesi başlı başına bir zenginliktir.
Bu dünyaya yalnızca çıkarlarımızı büyütmek için değil, mümkün olduğunca iyi hissederek yaşayabilmek için de geldiysek, insanlara karşı daha hümanist bir yerden bakabilmek lüks olmaktan çıkar, bir mecburiyet haline gelir.
Çünkü belki de başarı, yalnızca insanın hayattan ne kadar pay aldığıyla değil, payını alırken merhametinin ne kadarını koruyabildiğiyle de ölçülmelidir.
Dar bir kesimin büyük bir zenginlik içinde yaşadığı, geniş toplum kesimlerinin ise geçim sıkıntısıyla mücadele ettiği bir düzen bana iyi bir toplum tasarımı gibi görünmüyor. Mesele herkesin aynı gelire sahip olması değil; refahın toplumun geniş kesimlerine yayılması ve insanlar arasındaki ekonomik mesafenin onları birbirinden koparacak ölçüde açılmamasıdır. Dengeli bir gelir dağılımı yalnızca daha fazla insanın maddi ihtiyaçlarını karşılamasını sağlamaz; aynı zamanda ortak yaşam duygusunu, güveni ve insanların birbirleriyle eşit bireyler olarak karşılaşabilme imkânını da güçlendirir. Mutluluğa daha yakın bir toplum, birkaç kişinin olağanüstü zenginliğinden çok, geniş bir toplumsal tabanın kendisini güvende, değerli ve hayatın içinde hissettiği toplumdur.