
Blog Yazısı
Ekranlar bizi farklı bir zaman, ilişki ve haz rejimine mi alıştırıyor?
Ekranlar hayatımıza girmeden önce hayat bizim hızımıza göre akmazdı, kendi hızında akardı. Karşımızdaki kişi bazen yavaş konuşur, tekrara düşer, ilgimizi çekmeyen şeylerden söz eder. Bir yere gitmek gerekir, beklemek gerekir, susmak gerekir, sıkılmak gerekir. İnsan ilişkileri de böyledir; karşı tarafı durduramaz, hızlandıramaz, iki kat hızda dinleyemez, hoşumuza gitmeyen kısmı atlayamayız.
Ekranda ise bunun tersi bir durum var. İstediğimiz videoyu açarız, istemediğimizi kapatırız. Uzunsa ileri sararız. Yavaşsa x2 yaparız. Müziği değiştirir, yazıyı yarıda bırakır, kişiyi sessize alır, konuşmayı terk ederiz. Kontrol büyük ölçüde bizdedir. Bu nedenle ekranlar üzerinden yaşanan hayat, gerçek hayata kıyasla daha süratli, daha yoğun ve daha kişiselleştirilmiş bir uyarım sunar.
Bunun sonucunda gerçek hayat “yavaşlamış” gibi hissettirebilir. Oysa hayat belki eskisi kadar yavaştır; değişen, bizim alıştığımız uyarılma hızıdır. Bir arkadaşla yarım saat oturmak, yürümek, sırada beklemek veya sadece sessiz kalmak, sürekli değişen görüntülere ve bilgilere alışmış bir zihin için boşluk gibi algılanabilir.
Buradaki daha ilginç paradoks şu: ekranlarda sosyal olarak çok aktif görünürken fiziksel olarak yalnızlaşmak mümkündür. Gün boyunca onlarca mesaj, yorum, video ve insan yüzüyle temas ederiz. Beynimiz açısından sürekli bir sosyal hareket vardır. Fakat aynı kişi günün büyük bölümünü odasında veya evinde tek başına geçirebilir. Böylece “etkileşim fazlalığı” ile “bedensel yalnızlık” aynı anda ortaya çıkar.
Üstelik ekranlardaki dünya büyük ölçüde seçilmiş ve düzenlenmiştir. İnsanların en iyi fotoğraflarını, en iyi cümlelerini, en ilginç anlarını görürüz. Bir video sıkıcılaştığında kesilir. Bir konuşmadaki duraksamalar montajlanır. Gerçek hayatta ise insanın yorgunluğu, suskunluğu, kötü ruh hali, tekrarları, kusurları ve ihtiyaçları vardır. Gerçek ilişki, başka bir insanın kontrolümüz dışında var olmasına katlanmayı gerektirir.
Fiziksel toplum hayatı sürekli küçük özdenetimler ister: karşıdakini dinlemek, sözünü kesmemek, sıranı beklemek, canın istemese de nezaket göstermek, bazen taviz vermek, bazen sıkılmak. Bunların tümü sosyal kas gibidir. Kullanılmadığında zayıflayabilir.
Bu düşünceyi tek cümlede şöyle yoğunlaştırırdım:
Ekranlar bize dünyayı kendi hızımıza ve zevkimize göre düzenleme alışkanlığı kazandırırken, gerçek hayatın temel şartı olan bekleme, tahammül, kendini tutma, uzlaşma ve başkasının ritmine uyma yeteneğimizi aşındırıyor olabilir.
Ve bunun sonunda tuhaf bir insan tipi ortaya çıkabilir: iletişimi hiç olmadığı kadar fazla, fakat teması az; sürekli bağlantıda, fakat fiziksel olarak yalnız; dünyadan haberdar, fakat yakınındaki insanlara giderek daha az tahammüllü.