Eski̇ düzen yıkıldı, yeri̇ne ne konacaktı?

Blog Yazısı

Eski̇ düzen yıkıldı, yeri̇ne ne konacaktı?

Giriş

Bir takım gözlem ve tespitlerimi yapay zekalar ile, ama özellikle Claude ile derinlemesine tartıştım, daha sonra bunları derlemek için çaba harcadım, ortaya akademik makale tadında bir metin çıktı. Daha sonra, okunabilir hale getirilmesi için çaba harcadım. Sonuç aşağıdaki metindir.

Köyün sakladığı akıl

Bozulmamış bir Ege köyüne girdiğinizde, ilk bakışta sıradan görünen şeylerin aslında ne kadar akıllıca düşünülmüş olduğunu fark edersiniz. Evin hangi yöne baktığı, sokağın neden tam o genişlikte olduğu, suyun nereden gelip nereye gittiği, hayvanların hangi yoldan otlağa götürülüp tarlaların nasıl korunduğu hiçbiri tesadüf değildir. Kurak bir köy, Bizans'tan kalma sarnıçlarla yağmur suyunu biriktirir ya da Seferihisar'da olduğu gibi artezyen kuyularını kullanır; eğimli bir arazi, yüzyıllar önce kurulmuş taş teraslarla işlenir. Bunların hepsi, o yere ait sorunların ustaca çözülmüş hali.

Ama dikkat edin: bu çözümleri kuran kişi çoktan ölmüştür. Köyde yaşayanlar onları kopyalayarak sürdürür. Niçin sarnıcın şu açıyla yapıldığını, terasın neden tam o yükseklikte olduğunu çoğu zaman bilmezler. Sadece "dedem böyle yapardı" derler ve aynısını yaparlar.

İşte bu yüzden bu bilgi bir kitapta yazmaz; insanların elinde, alışkanlığında, gözünün önünde durur. Düşünürler buna "sessiz bilgi" der yani konuşulmayan, açıklanmayan, ama işleyen bilgi. [1]

Bu düzenin güzel yanı, az sorun çıkarmasıydı. İnsanlar zengin değildi, kıt kanaat geçiniyordu, ama bir dengeleri vardı. Hayat tahmin edilebilirdi. Bunu bir tür konfor alanı diye düşünebilirsiniz: çok kazandıran değil ama sizi koruyan bir kabuk.

Kabuğun öteki yüzü

hem koruyordu hem hapsediyordu

Burada romantizme kapılmadan önce dürüst olmak gerek. O kabuk sadece koruyucu değildi; aynı zamanda bir kafesti.

Sizi akrepten koruyan duvar, aynı zamanda sizi içeride tutan duvardı. Aynı köy, farklı düşüneni dışlardı, yabancıya şüpheyle bakardı, kadının hayatını sıkı sıkıya denetlerdi, "elalem ne der" korkusuyla herkesi hizaya sokardı. Yeniliğe yer yoktu, çünkü küçük ve kıt bir toplulukta yeni bir şey denemek risktir, risk de hayatta kalma payı dar olan insanlar için lükstür. Düzen, yeniliğin bedelini hiç ödemeyerek satın alınıyordu.

Önemli bir nokta: bu kafes Türklüğe ya da Müslümanlığa özgü değildi. Aynı baskıyı, aynı "namus-itibar" hassasiyetini, aynı dedikodu mekanizmasını Rum köyünde de, Ermeni kasabasında da bulurdunuz. [2] Çünkü bu, bir kültürün huyu değil, küçük ve kapalı bir tarım toplumunun fiziğiydi. Herkesin herkesi tanıdığı, mahkemenin uzak, devletin ulaşamadığı, hayatta kalmanın komşuya ve akrabaya bağlı olduğu bir yerde, insanlar birbirini denetlemek zorundaydı. Kafesin örgüsü köyden köye değişirdi ama mantığı her yerde aynıydı.

Yanılgı: Bu çözülme yetmişlerde başlamadı

İnsan, çocukluğunda gördüğü "el değmemiş" köyü çözülmenin başlangıcı sanır. Oysa o köy, çözülmenin sonuna yakın bir andı.

Eski düzenin yıkılması iki yüz yıl önce başladı. Osmanlı ordusu Avrupa karşısında yenilmeye başlayınca, devlet yukarıdan bir modernleşme operasyonuna girişti Tanzimat, yeni ordu, yeni okullar. [3]

Yani yetmişler öncesinde hayran olduğumuz o "ayarı bozulmamış" köy, aslında iki asırlık bir aşınmanın en son, yarı çökmüş kalıntısıydı. Özlediğimiz denge, onu gördüğümüz anda çoktan ödünç zaman yaşıyordu.

Asıl mesela kabul kalkınca ne oldu

Eski kabuk çözülünce, hayatın bin bir derdi geri geldi ve acı verici bir deneme-yanılma dönemi başladı. Çarpık kentleşme, rüşvete ve aşırmaya dayalı bir kamu düzeni, doğanın ve tarihi dokunun yağmalanması hepsi bu dönemde toplumu felç edecek kadar yayıldı.

Şimdi en kritik soru: bu çöküş kaçınılmaz mıydı? "Geleneksel insan modern dünyaya hazırlıksız yakalandı, beceremedi" demek kolay. Ama bu açıklama hem yanlış hem de gizliden gizliye aşağılayıcı.

Çünkü doğru değil.

Doğrusu şu:

Eski kabuk her toplumda çözülür. Çözüldüğünde geriye bir boşluk kalır. Bu boşluk kaçınılmaz bir çöküş değil, bir yol ayrımıdır. Boşluğu yeni bir düzenle yani işleyen mahkemeyle, dürüst belediyeyle, herkese ulaşan okulla, kuralı gerçekten uygulayan bir devletle dolduran toplumlar yeni bir dengeye kavuşur. Dolduramayan toplumlarda boşluğu en güçlü ve en sabırsız şey doldurur: rant, yani köşe dönmecilik, aşırma ve torpil. Türkiye'nin asıl trajedisi eski kabuğu kaybetmesi değil yerine sağlam bir düzen koyamamasıdır.

Yani suçlu bir "insan tipi" değil. Suçlu, boşluğu dolduracak düzenin kurulamamış olması. Bunu kanıtlayan şey karşılaştırma.

Avrupa neden sancısız atlattı? (İpucu: erdem değil, şans)

Avrupa da aynı kabuğu kaybetti. Onların da köy görenekleri, esnaf loncaları, mahalle baskısı çözüldü. Hatta eski şehirlerini bizden çok daha fena yıktılar bugün "el değmemiş Avrupa" sandığımız şeyin çoğu, sonradan özenle korumaya alınmış bir vitrindir. Fark, onların bozmaması değil; bozumu sonunda işleyen bir hukuk ve koruma düzeninin içinden geçirmeleri.

Peki neden Avrupa bu çözülmeyi görece sancısız atlattı? Çünkü iki tane kaçış kapısı vardı: kömür ve Amerika. [4] Yeni Dünya, Avrupa'nın fazla nüfusunu boşalttığı, ucuz toprak, şeker, gümüş ve sermaye akıttığı bir emniyet supabıydı. Aynı dönemde Çin'in en gelişmiş bölgesi (Yangzi deltası) teknik olarak Avrupa kadar olgundu ama onun böyle bir kaçış kapısı yoktu ve tıkandı. Demek ki Avrupa "daha erdemli" olduğu için değil, daha şanslı bir konumda olduğu için kazandı.

Ama şans her şey değil: Japonya, Kore, Tayvan

Burada hikâye ilginçleşir. Eğer her şey Amerika gibi bir kaçış kapısına bağlı olsaydı, kapısı olmayan herkesin batması gerekirdi. Oysa Japonya, Güney Kore ve Tayvan'ın hiçbirinin Amerika'sı yoktu. Geç kaldılar, sömürge zenginliğinden mahrumdular. Yine de sıçradılar.

Nasıl? İki şeyle. Birincisi, toprağı yeniden dağıttılar: büyük toprak ağalarının elindeki araziyi parçalayıp geniş bir küçük mülk sahibi köylü sınıfı yarattılar. İkincisi, siyasetin günlük çekişmesinden korunmuş, işe adam alırken liyakate bakan dürüst bir devlet kademesi kurdular. [5]

Çıkan ders net: kaçış kapısının olmaması kaderini belirlemiyor. Kapı yokken ne yaptığın belirliyor. Kore yaptı, Türkiye yapamadı. Aradaki fark coğrafya değil, kurulan düzen.



Türkiye neden yapamadı?

Bu bir talihsizlik ya da beceriksizlik değil; köklü bir miras. Birkaç sebebi var, ve hepsi birbirine bağlı.

  1. Sağlam kurumlar aslında zayıf devletlerde doğar. Kulağa ters gelir ama gerçek budur. Avrupa'da kral, tek başına her şeyi yapacak kadar güçlü değildi; baronlara, kentlere, zengin tüccarlara muhtaçtı. Onlardan vergi ve asker isterken, karşılığında haklar vermek, sözünü kâğıda bağlamak zorunda kaldı. İşte yazılı kural, anayasa, parlamento hepsi bu pazarlıktan, "sana danışmadan cebine girmeyeceğim" sözünden doğdu. Kural, gücün sınırlanmasıdır. Osmanlı'da ise devletin karşısında pazarlık edecek bu kadar güçlü gruplar yoktu. Devlet topluma karşı ezici biçimde güçlüydü. [6] Tam da bu yüzden kimseyle pazarlık etmek, sözünü bir kurala bağlamak zorunda kalmadı. Yani güçlü devlet, garip bir biçimde, kuralsız devlettir çünkü sınırlanacak bir karşı güç olmayınca, sınır koyan kural da doğmaz.
  2. Malını güvende hissetmeyen, yatırım değil yağma yapar. Eski Osmanlı'da devlet, zengin birinin malına el koyabilirdi (buna "müsadere" denirdi). Vergi toplama işi de kısa süreliğine kişilere kiralanırdı; o kişi de toprağı uzun vadede geliştirmek yerine, elindeyken son damlasına kadar sağardı çünkü yarın elinden alınabilirdi. Böyle bir yerde kimse uzun vadeli düşünmez. Servet, hukukta değil, devlete yakın durmakta aranır. "Güvence kuralda değil, ilişkidedir" refleksi işte buradan kalma, ve hâlâ sürüyor.
  3. Kuralı isteyecek sınıf ya yok edildi ya da gitti. Avrupa'da kuralları dayatan asıl güç, malını kraldan korumak isteyen tüccar-sanayici sınıftı. Türkiye'de bu sınıfın önemli kısmı gayrimüslimdi Rum, Ermeni, Yahudi tüccarlar ve zanaatkârlar. 1915'ten başlayıp 1923 mübadelesi, 1942 Varlık Vergisi ve sonraki olaylarla bu tabaka adım adım tasfiye oldu ya da ülkeyi terk etti.[7] Yerine, devletin kendi eliyle yaratmaya çalıştığı, ihaleyle-teşvikle-izinle beslenen bir "milli zengin" sınıfı kondu. Ama doğuştan devlete bağımlı olan bir sınıf, kuralı değil ilişkiyi savunur. Yani köşe dönmecilik sonradan bozulan bir şey değil; sistemin kuruluşunda vardı.
  4. Modernleşme tepeden ve halka rağmen yapıldı. Avrupa'da kurallar toplumun içinden, yüzyıllar boyunca, çatışa çatışa büyüdü. İnsanlar onları kendileri kazandığı için sahiplendi. Türkiye'de ise modernleşme bir hayatta kalma operasyonuydu: devlet seçkinlerinin, yenilgilerden korkup halka yukarıdan giydirdiği bir kabuk. Tıpkı bir kasabanın çarşısını dışarıdan gelen bir mimarın baştan tasarlaması gibi güzel olabilir, ama orada yaşayanlar onu kendileri yazmadığı için sahiplenmez, ilk fırsatta eğip büker, etrafından dolaşır. [8]
  5. Kurallar sürekli sıfırlandı, hiç birikemedi. Tıpkı köydeki sessiz bilginin nesilden nesile birikmesi gibi, bir ülkenin kuralları da zamanla, üst üste birike birike sağlamlaşır. Türkiye ise her on-on beş yılda bir darbe, yeni anayasa, büyük tasfiye yaşadı (1960, 1971, 1980, 1997, 2016). Her seferinde saat başa sarıldı. Kuralın "kas hafızası" hiç tutmadı, çünkü hep yeniden başladı. Avrupa'nın asıl avantajı zekâ değil, kesintisiz birikimdi.

Boşluğu rant doldurdu: ölçek, hız ve oy

Şimdi her şeyi birbirine bağlayalım.

Eski köyde düzen bedavaydı, çünkü küçüktü ve herkes birbirini tanıyordu. Biri sınırı aşsa hemen görülür, ayıplanır, hizaya gelirdi.

Ama şehir büyüyünce bu çöktü: milyonlarca yabancı, birbirini tanımayan insanlar, on yıllara sığan göç dalgaları. Köyde yüz yüze işleyen denetim, elli bin kişilik kasabada çalışmaz. Onun yerine artık kişisel olmayan denetim yani kanun, kayıt, ruhsat, belediye koymak zorunludur. Köy göreneği o ölçekte işlemez; orada ya kurum olacak ya kaos.

Türkiye'de kurum, göç selinin gerisinde kaldı. Aradaki açığı gecekondu, kaçak yapı ve enformellik doldurdu. Üstüne bir de şu eklendi: hukuk düzgün oturmadan gelen seçim siyaseti. Siyasetçinin dağıtabileceği en değerli şey neydi? Kurala uymama izni. İmar affı, kaçak yapıya tapu, sahile ruhsat. İmar affı bir kaza değil; zayıf hukukla güçlü oy baskısının çarpımının kaçınılmaz sonucu. [9]

Ve her af, herkese şu mesajı verdi: "Kural geçicidir, biraz beklersen nasılsa affedilir." Bu beklenti varken hiçbir kural ciddiye alınmaz.

İşte bir kasaba çarşısında esnafın tezgâhını yavaş yavaş sokağa taşırıp yolu tıkaması, aslında bütün ülkenin küçük bir maketidir: sınırı koruyan göz gidince, herkes biraz daha taşar, çünkü taşmak ona kazandırır, sınırı korumanın bedelini ise herkes öder. Düzeni koruyacak bir otorite yoksa, denge kaçınılmaz olarak en açgözlünün lehine kayar.

Özlem gerçek ama geri dönüş yok

İki yüz yıllık çözülme, derinlerde bir özlem bıraktı. Bu özlem yalnızca duygusal değil; siyaseten kullanılabilen güçlü bir histir. "O eski düzeni geri getireceğiz" vaadi, üzerine oturduğu kayıp duygusu yüzünden çok güçlüdür.

Ama acı gerçek şu: o denge geri getirilemez, çünkü ayakta durduğu zemin yok oldu. Köyü ayakta tutan şey sessiz bilgi, kıt kanaat ekonomi ve toprağa bağlı nüfustu üçü de gitti. Geri getirilebilen tek şey kabuğun kendisi: dış görünüş, estetik, sembol. Bir kasabanın tarihi çarşısını özenle restore edebilirsiniz, ama onu ayakta tutacak ne eski köy göreneği vardır artık ne de modern bir denetim düzeni. İki dünyanın da boşluğuna düşer; ve sonunda taşan tezgâh kazanır.

Başta

bahsettiğimiz akrep meselesi tam da budur, sadece ülke ölçeğinde: dengeden bir kez çıktın mı, geri dönüş yoktur. Ya yeni bir denge yani işleyen bir düzen kurarsın, ya da hayatın dayağını yersin. Özlem üçüncü bir kapı açmaz; sadece kaybın acısını taşınabilir kılar.

ÖZET

Avrupa'nın ve Doğu Asya'nın yaptığı şey, eski kafesi yıkıp yerine işleyen bir düzen koymaktı yani özgürlükle düzeni birleştirmek. Türkiye'nin yapamadığı tam da buydu. Kafes yıkıldı; ama yerine ne yeni bir denge kondu, ne de o dengeyi koruyacak, siyasetten korunmuş, sürekli ve hukuka bağlı bir düzen.

Toplumun felç olması, geleneksel insanın beceriksizliğinden değil, bu boşluğun rant tarafından doldurulmasından doğdu. Mesele insanlar değil, kurulamayan düzendi.


[1] Bu ayrım antropolog James C. Scott'ın çalışmalarında mētis (yerele gömülü, deneme-yanılmayla biriken pratik akıl) adıyla geçer; tepeden dayatılan soyut planlamanın bu ince ayarlı yerel bilgiyi nasıl kırdığını anlatır. "Sessiz/örtük bilgi" kavramı ise düşünür Michael Polanyi'ye aittir: "söyleyebildiğimizden fazlasını biliriz" yani bisiklete binmek gibi, yapabildiğimiz ama tam olarak anlatamadığımız bilgi.

[2] Akdeniz toplumlarındaki ortak "namus-utanç" örüntüsü, antropolojide geniş biçimde belgelenmiştir; klasik çalışmaların önemli bir kısmı (örneğin Yunanistan'daki Sarakatsani çobanları ve Ege köyleri üzerine yapılanlar) Hristiyan Ortodoks topluluklar üzerinedir. Bu da örüntünün dinden çok toplumsal yapıdan kaynaklandığını gösterir.

[3] Tanzimat Fermanı 1839'da ilan edildi; öncesinde III. Selim'in Nizam-ı Cedid ordusu ve II. Mahmud'un reformları gelir. Aynı dönemde Mısır'da Kavalalı Mehmed Ali Paşa benzer bir tepeden modernleşme yürütüyordu. Yani çözülme, çoğumuzun sandığı gibi yakın tarihli değil, iki asırlık bir süreçtir.

[4] Tarihçi Kenneth Pomeranz'ın "Büyük Ayrışma" (The Great Divergence) tezi. "Hayalet dönümler" (ghost acres) kavramı, Amerika kıtasının Avrupa'ya sağladığı ekstra kaynak ve toprağı anlatır sanki Avrupa'nın görünmez ek tarlaları varmış gibi. Kömür ve Yeni Dünya olmasa, Avrupa da kaynak sıkışmasına çarpabilirdi.

[5] Siyaset bilimci Chalmers Johnson'ın "kalkınmacı devlet" (developmental state) kavramı, özellikle Japonya örneği üzerinden. Doğu Asya'daki kapsamlı toprak reformları (savaş sonrası Japonya, Güney Kore, Tayvan) hem eşitliği artırdı hem de geniş bir "malını koruyan vatandaş" tabanı yarattı.

[6] Türkiye'de devlet-toplum ilişkisini açıklayan iki klasik yaklaşım: Şerif Mardin'in "merkez-çevre" tezi (Batılılaşmış bir merkezle geleneksel bir çevrenin hiç kaynaşmaması) ve Metin Heper'in "güçlü devlet geleneği" kavramı.

[7] Geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet döneminde ticaret ve zanaatın önemli bölümü gayrimüslim nüfusun elindeydi. 1923 Türk-Yunan nüfus mübadelesi, 1942 Varlık Vergisi ve sonraki olaylar bu sınıfın büyük ölçüde tasfiyesiyle sonuçlandı; yerine devlet destekli bir Müslüman-Türk sermaye sınıfı yaratılmaya çalışıldı.

[8] "Ödünç alınmış düzen" ile "sahiplenilmiş düzen" ayrımı buradaki anahtar fikirdir. Dışarıdan dayatılan düzen, ayakta kalmak için sürekli bir dış zorlayıcıya (denetim, ceza) muhtaçtır; o zorlayıcı zayıfladığı an çözülür. İçeriden, mücadeleyle kazanılan düzen ise sahiplenildiği için kendi kendini ayakta tutar.

[9] Bu, iktisatçı Elinor Ostrom'un "ortak kaynakların yönetimi" çalışmalarıyla da ilişkilidir: bir ortak alanın (çarşı, kıyı, kaldırım) korunması için izleme, kademeli yaptırım ve net sınırlar gerekir. Bunlar yoksa, herkesin biraz daha taşmasıyla ortak alan kaçınılmaz olarak yağmalanır buna "ortakların trajedisi" denir.