
Blog Yazısı
Modern Toplum İnsanları Çok Erken mi Sınıflandırıyor?
Modern Toplum İnsanları Çok Erken mi Sınıflandırıyor?
Homo sapiens yaklaşık 300 bin yıldır var. Bu sürenin çok büyük bölümünde insanlar küçük avcı-toplayıcı topluluklar halinde yaşadı. Tarımın, hayvanların evcilleştirilmesinin ve kalıcı yerleşimlerin yaygınlaşması insanlık tarihinin oldukça geç bir döneminde gerçekleşti. Bundan birkaç bin yıl sonra ise on binlerce yabancının aynı yerde yaşadığı ilk kentler ortaya çıktı.
Kent yalnızca çok sayıda evin yan yana gelmesi değildi. Kent; organizasyon, uzmanlaşma ve işbölümüydü.
İnsan artık yalnızca ailesine ve yakın çevresine bağlı değildi. Hiç tanımadığı binlerce insanın çalışmasına bağımlıydı. Çiftçi, asker, tüccar, zanaatkâr, yönetici, rahip ve işçi aynı büyük mekanizmanın parçaları haline geldi.
Böylesine karmaşık toplumların yalnızca zor kullanarak devam ettirilmesi mümkün değildi. İnsanların hem birbirleriyle işbirliği yapmasını hem de toplumdaki farklı konumları büyük ölçüde meşru kabul etmesini sağlayan ortak hikâyelere ihtiyaç vardı.
Bu hikâyeler tarih boyunca değişti.
Din, hanedan, imparatorluk, millet ve sınıf bunlardan bazılarıydı.
Modern toplum ise insanlık tarihinin belki de en güçlü ortak hikâyelerinden birini yarattı: liyakat.
Aristokrasiden liyakate
Modern toplum bize doğduğumuz sınıfın kaderimiz olmadığını söyler. Çalışırsak, öğrenirsek ve yetenekliysek yükselebiliriz.
Bu, aristokratik toplumlara kıyasla büyük bir ilerlemedir.
Fakat liyakat sisteminin rahatsız edici bir yan etkisi vardır.
Eski toplumda aşağıda doğmuş bir insan, aşağıda bulunmasının kendi yetersizliğinin sonucu olmadığını düşünebilirdi. Modern liyakat toplumunda ise başarısızlık giderek kişiselleşir.
Sistem insana şu mesajı vermeye başlar:
Kapı herkese açıktı. Sen giremedin.
Üstelik modern toplum bu seçimin en önemli aşamalarından birini insanların henüz ergen olduğu yıllarda yapmaktadır.
On altı yaşındaki iki çocuktan biri disiplinli, planlı ve sınav sistemine uyumlu olabilir. Diğeri aynı derecede zeki ve yaratıcı olduğu halde henüz dağınıktır. Belki yirmi iki yaşında olağanüstü bir yetişkine dönüşecektir.
Fakat eğitim sistemi onun toparlanmasını beklemez.
Tam da insanların farklı hızlarda olgunlaştığı yıllarda onları sınavlara sokar, sıralar ve önlerindeki yolları birbirinden ayırmaya başlar.
Eğitim sistemi gerçekte neyi seçiyor?
Sorun yalnızca ergenlerin farklı hızlarda olgunlaşması değildir. Yarışa aynı noktadan da başlamazlar.
Eğitimli ve varlıklı bir ailenin çocuğu yalnızca daha fazla maddi imkâna sahip değildir. Kitaplara, yabancı dillere, özel derslere, iyi okullara ve kendisine yol gösterebilecek yetişkinlere daha kolay ulaşır. Hangi üniversitenin önemli olduğunu, hangi mesleğin nereye çıktığını, nasıl konuşulması, nasıl başvurulması ve hangi kapının nasıl açılması gerektiğini çevresinden öğrenir.
Dolayısıyla eğitim sistemi yalnızca zekâyı ve yeteneği ölçmez.
Yeteneğin yanında çalışma disiplinini, aileyi, kültürel sermayeyi, ekonomik imkânı, ergenlik dönemindeki psikolojik olgunluğu ve sınav sistemine uyum kabiliyetini de ölçer.
Sonra bütün bunların toplamına başarı deriz.
Bu sistem elbette rastgele seçim yapmaktan veya insanların statüsünü doğumla belirlemekten çok daha adildir. Fakat seçtiklerinin gerçekten toplumdaki en yetenekli insanlar olduğunu da varsayamayız.
Daha önemlisi, seçilmeyenlerin yeteneksiz olduğunu hiç varsayamayız.
Kültür nasıl statüye dönüşüyor?
Modern toplumun hiyerarşisi yalnızca gelir üzerinden kurulmaz.
Üniversiteler, müzeler, kütüphaneler, kitaplar, bilim, sanat ve klasik müzik insanlığın büyük kazanımlarıdır. Bunların insanları dışlamak amacıyla yaratıldığını söylemek anlamsız olur.
Fakat kültür aynı zamanda bir statü göstergesine dönüşebilir.
Ne okuduğunuz, nasıl konuştuğunuz, hangi müziği dinlediğiniz, hangi üniversiteden mezun olduğunuz ve dünyayı hangi kavramlarla anlattığınız toplumsal konumunuzun işaretleri haline gelebilir.
Böylece ekonomik hiyerarşinin yanına kültürel bir hiyerarşi eklenir.
Sorun, bu hiyerarşinin üst tarafındaki insanların başarılarını tamamen kendi yeteneklerinin sonucu, aşağıda kalanların durumunu ise onların kişisel başarısızlığı olarak görmeye başlamasıyla büyür.
Çünkü aşağıda kalan insan artık yalnızca daha az para kazandığını düşünmez.
Kendisinin daha az değerli görüldüğünü düşünür.
Fakat Türkiye'de sistem biraz farklı işliyor
Türkiye bu açıdan ilginç bir örnek oluşturuyor. Çünkü yükseköğretim toplumsal yükselmenin önemli bir yolu olmakla birlikte tek yolu değil.
Üniversite sisteminin dışında kalmış bir insan başarılı bir esnaf, tüccar, sanayici veya girişimci olabilir. Aile şirketini büyütebilir, ticarette yeteneğini gösterebilir, gayrimenkul üzerinden servet oluşturabilir.
Bu aslında sistemin olumlu bir özelliğidir.
Çünkü 17 veya 18 yaşında yapılan akademik seçimin insanın bütün hayatını belirlemesini engelleyen alternatif bir hareketlilik kanalı yaratır. Sınav sisteminin seçemediği yetenekli insanlar piyasa içinde kendilerine başka yollar açabilirler.
Fakat Türkiye'de bunun yanında üçüncü bir yükselme kanalı daha ortaya çıkabilmektedir:
siyasi ve kişisel ilişki ağları üzerinden kamu kaynaklarına erişim.
Kamu ihaleleri, imar kararları, ruhsatlar, teşvikler, kamu istihdamı, belediyelerle ilişkiler veya kamuya mal ve hizmet satışı ekonomik hareketliliğin önemli araçlarına dönüşebilir.
Burada kritik ayrımı yapmak gerekir.
Ticarette başarılı olmak, akademik başarıdan farklı ama meşru bir yetenek alanıdır. Bir insan iyi bir öğrenci olmayıp olağanüstü bir tüccar olabilir.
Fakat ekonomik başarının kaynağı siyasi bağlantılara ve kamu kaynaklarına ayrıcalıklı erişime dönüşüyorsa artık liyakatin alternatifinden değil, liyakat sisteminin aşınmasından söz ediyoruz.
Böylece Türkiye'de üç ayrı yükselme merdiveni yan yana bulunabilir:
eğitim ve uzmanlık,
girişimcilik ve ticaret,
ilişki ağları ve siyasal erişim.
Üçüncü merdiven güçlendikçe toplumdaki adalet duygusunun zedelenmesi kaçınılmazdır.
Asıl problem aşağıda kalmanın bedeli olabilir
Burada daha temel bir soruya geliyoruz.
Her karmaşık toplum insanları bir şekilde seçer ve sınıflandırır. Herkes aynı işi yapamaz, herkes aynı sorumluluğu alamaz ve insanların yetenekleri, tercihleri, şansları ve çalışma kapasiteleri aynı değildir.
Belki asıl mesele eşitsizliğin tamamen ortadan kaldırılması değildir.
Asıl mesele şudur:
Seçilmeyenlere ne oluyor?
İyi eğitim alamamış, ticarette başarılı olamamış, ailesinden servet kalmamış, güçlü ilişki ağlarına sahip olmayan veya hayatını genç yaşta toparlayamamış insan ne kadar aşağı düşüyor?
Türkiye'de sistemin en sert taraflarından biri burada ortaya çıkıyor.
Aşağıda kalan insan düşük ücret, güvencesiz çalışma, uzun çalışma saatleri, kötü konut, niteliksiz kamusal çevre ve çocuklarına yeterli imkân sağlayamama döngüsüne girebiliyor.
Üstelik bu kişi çevresinde kendisinden daha yetenekli olmadığı halde aile servetiyle, doğru bağlantılarla veya siyasi ilişkilerle çok daha yukarı çıkmış insanları görebiliyor.
O zaman sistemin ona verdiği mesaj artık yalnızca:
“Sen başaramadın.”
değildir.
Şuna dönüşür:
“Sen başaramadın; fakat başkalarının hangi kurallarla başardığını da tam olarak bilmiyorsun.”
Bu, çok daha yıkıcı bir adaletsizlik duygusu yaratabilir.
Avrupa'nın farkı yalnızca daha iyi seçim yapmak değil
Avrupa ülkelerinin kendi aralarında büyük farklılıklar vardır. Almanya, Fransa, Hollanda veya İskandinav ülkelerini tek bir model olarak görmek doğru olmaz.
Bununla birlikte özellikle kıta Avrupası'ndaki bazı sistemlerde iki önemli mekanizmanın Türkiye'ye kıyasla daha güçlü olduğu söylenebilir.
Birincisi, seçimin daha kurumsallaşmış olmasıdır.
Eğitim, mesleki yeterlilik ve işe giriş süreçleri kişisel ilişkilerden mümkün olduğunca bağımsız hale getirilmeye çalışılır. Sistem kusursuz değildir; varlıklı ve eğitimli ailelerin çocukları burada da avantajlıdır. Ancak seçim sürecinin kurallara bağlanması, toplumsal hiyerarşinin meşruiyetini güçlendirir.
İkinci ve belki daha önemli fark ise seçimin dışında kalanların tamamen terk edilmemesidir.
Örneğin Almanya'da akademik eğitim almayan bir genç doğrudan “başarısız” kategorisine düşmek zorunda değildir. Mesleki eğitim sistemi üzerinden teknisyen, elektrikçi, mekatronikçi, tesisatçı veya kalifiye sanayi çalışanı olabilir.
Toplum ona ikinci bir statü merdiveni sunar.
Bunun altında da sosyal devlet bulunur.
İşsizlik sigortası ve yardımları, sağlık sistemi, çocuk ve konut destekleri, mesleki yeniden eğitim olanakları ve çeşitli sosyal transferler piyasanın verdiği hükmün insanın bütün hayatını belirlemesini sınırlamaya çalışır.
Sosyal devletin belki de en önemli işlevlerinden biri burada ortaya çıkar.
Sosyal devlet yalnızca fakirlere para dağıtan bir mekanizma değildir.
Piyasanın ve toplumsal seçimin sonucunu yumuşatan bir uygarlık mekanizmasıdır.
Modern toplumun ahlaki sınavı
Belki uygarlığın temel sorunlarından biri eşitsizliğin varlığı değil, düşenin ne kadar düştüğüdür.
Çünkü toplumun yaptığı seçim hiçbir zaman kusursuz olmayacaktır.
On yedi yaşında yapılan bir sınavda başarısız olmuş bir insan, başarısız bir insan değildir.
Otuz beş yaşında işini kaybeden biri değersiz değildir.
Ticari girişimi batan bir insan yeteneksiz olmayabilir.
Bazı insanlar diğerlerinden daha geç olgunlaşır.
Bazıları yanlış ailede, yanlış şehirde veya yanlış ekonomik koşullarda dünyaya gelir.
Bazıları ise doğuştan diğerleri kadar yüksek bilişsel kapasiteye sahip olmayabilir. Bunun da ahlaki bir kusur olmadığı açıktır.
O halde gelişmiş bir toplumun başarısını yalnızca en yetenekli insanlarını ne kadar doğru seçtiğiyle ölçmek eksik kalır.
Asıl ölçülerden biri, seçimin dışında kalanlara ne yaptığıdır.
Kutuplaşmanın altında bir itibar krizi mi var?
Bu noktadan bakıldığında günümüz gelişmiş toplumlarındaki kutuplaşmanın bir bölümü farklı görünmeye başlıyor.
Çatışma yalnızca zenginlerle fakirler arasında olmayabilir.
Bir tarafta toplum tarafından başarılı, eğitimli ve kültürel olarak yetkin olduğu onaylanmış insanlar; diğer tarafta aynı toplumun kendilerine açık veya örtülü biçimde “sen başaramadın” dediğini düşünen milyonlar bulunabilir.
Türkiye'de buna başka bir duygu daha eklenebilir:
“Üstelik kurallara uymadan yükselenleri de görüyorum.”
Bu durumda siyasal öfke yalnızca ekonomik değildir.
İnsan:
“Okulda beni elediniz. İş hayatında beni ezdiniz. Başkasının bağlantılarla yükseldiğini gördüm. Sonra bütün bunların sonunda bana başarısız olduğumu söylediniz.”
diye düşünmeye başlayabilir.
Böyle bir duygu yalnızca gelir eşitsizliğinden çok daha güçlü olabilir.
Çünkü maddi mahrumiyet, adaletsizlik duygusu ve statü kaybı aynı yerde birleşmektedir.
Türkiye'deki siyasi kutuplaşmayı yalnızca seküler-muhafazakâr, sağ-sol veya kentli-taşralı karşıtlıklarıyla açıklamak bu nedenle eksik olabilir. Bunların altında toplumsal statü, saygınlık, hareketlilik ve devlet kaynaklarına erişim mücadeleleri de bulunmaktadır.
Modern toplumların önündeki mesele herkesi üniversite mezunu yapmak değildir.
Mesele, farklı yeteneklere, farklı olgunlaşma hızlarına ve farklı hayat yollarına sahip insanların toplum içinde saygın ve güvenli bir yer edinebileceği bir düzen kurabilmektir.
Liyakat toplumu, insanların doğdukları sınıftan çıkabilmelerine imkân verdiği sürece özgürleştiricidir.
Fakat liyakat, insanları “kazananlar” ve “kaybedenler” diye ayıran ve kaybedenlerin aşağı doğru sınırsızca düşmesine izin veren bir sisteme dönüşürse kendi ahlaki meşruiyetini kaybetmeye başlar.
Uygar bir toplumun başarısı yalnızca en yeteneklilerini ne kadar yükseğe çıkarabildiğiyle değil, seçimin dışında kalanlara ne kadar onurlu bir hayat sağlayabildiğiyle ölçülmelidir.