Türkiye nerede mi takılıyor?

Blog Yazısı

Türkiye nerede mi takılıyor?

Giriş

Ahlaki görev ve sorumluluklarını yerine getiren, kendi çıkarını toplumun çıkarlarının önüne koymayan insan yüceltilmiştir. Dinler, cenneti çoğu zaman olgun, aşkın ve fedakâr insanların ayakları altına sermiştir. Ana akım felsefe de, bazı aykırı örnekler dışında, sorumlu, aydın ve özverili bireyin topluma katkısını merkeze almıştır.

Şartlardan şikâyet etme sırası geldiğinde ise hedef tahtasına genellikle “sorumsuz” memurlar, politikacılar ya da vatandaşlar konulur. Bu şekilde düşünmeye devam ettiğimiz sürece şikâyetler de devam edecektir.

Alternatif bir bakış açısı ise, denge ve denetleme mekanizmaları işleyen, hukuki zemini sağlam, kurumları düzgün çalışan ve toplumsal adaleti gözeten bir kapitalizm anlayışını merkeze alır. Bu yaklaşımda bireyin kendi çıkarını gözetmesi, en temel içgüdüleriyle uyumlu, doğal ve inkâr edilemez bir gerçektir. Ancak kurallara aykırı davranıldığında ki kuralları toplumun bütünü için belirlemek, sanıldığından daha mümkündür, sistem suistimali cezalandırır. Kuralları eğip bükmek, kendine göre yorumlamak ya da yanlışları görüp sessiz kalmak, sonunda sistem tarafından tespit edilir ve etkisizleştirilir.

Sistem içinde ödüllendirilmek ve itibar kazanmak isteyenler için aklın yolu birdir: İşini tanımlanmış mesleki ve etik standartlara uygun, hatta daha iyi şekilde yapmak ve bu yolla topluma değer üretmek.

Claude yukarıdaki 4 parağraflık özete kısmen itiraz etti, özellikle denge denetleme mekanizmalarından hiç bahsetmeyip "sistem cezalandırır" ifadesi içine sıkıştırmış olmamı eleştirdi, tamamlayıcı öneriler getirdi.

Erdem Değil Tasarım: Türkiye'nin Modernleşme Kilidi Üzerine

Bu yazı, "Türkiye modernleşmede takılıyor, çünkü kamusal düşünce hâlâ erdem diliyle işliyor" tezinin yeniden kurulmuş halidir. İlk formülasyondaki iki zaaf, sistemin kendi kendini denetlediği varsayımı ve kuralların nasıl ayakta kaldığı sorusunun boş bırakılması, bu versiyonda doğrudan ele alınmıştır.

Teşhis: Erdem söyleminin görünmez kıldığı şey

İnsanlık tarihinin baskın ahlaki geleneği, kendi çıkarını toplumun çıkarının önüne koymayan insanı yüceltmiştir. Dinler cenneti fedakârın ayakları altına sermiş, ana akım felsefe sorumlu ve özverili bireyi merkeze almıştır. Türkiye'de kamusal şikâyet dili de aynı gramerle işler: sorun "sorumsuz" memurlarda, politikacılarda, vatandaşlardadır; çözüm "bilinçlenmek" ve "liyakatli insanların gelmesi"dir.

Bu dilin sorunu yanlış olması değil, öngörü gücünün sıfır olmasıdır. "Kötü insanlar var" açıklaması hiçbir reform programına dönüştürülemez; kişi değişir, sorun kalır çünkü sorun kişide değil, kişinin içine yerleştiği ödül-ceza matrisindedir. Erdem söyleminin asıl maliyeti budur: sorunu bireye yıkarak yapıyı görünmez kılar.

Alternatif bakış, düşünce tarihinin belki en verimli damarıdır. Bernard Mandeville'in The Fable of the Bees (1714) skandalı, özel kusurların kamusal faydaya dönüşebileceği iddiası, Adam Smith'te olgunlaşır: akşam yemeğimizi kasabın iyilikseverliğine değil, kendi çıkarına borçluyuzdur (The Wealth of Nations, 1776). David Hume anayasal tasarımın altın kuralını koyar: kurumları tasarlarken herkesin bir düzenbaz (knave) olduğunu varsaymak gerekir, insanlar öyle olduğu için değil, tasarımın en kötü ihtimale dayanması gerektiği için ("Of the Independency of Parliament", 1741). James Madison aynı ilkeyi anayasa mimarisine çevirir: insanlar melek olsaydı hükümete gerek kalmazdı; mesele hırsı hırsla dengelemektir (Federalist No. 51, 1788). Modern kurumsal iktisat, Douglass North'un Institutions, Institutional Change and Economic Performance (1990) çalışması ve Acemoğlu-Robinson'ın kapsayıcı kurumlar tezi (Why Nations Fail, 2012) — bu çizginin ampirik devamıdır: ülkelerin kaderini yurttaşlarının erdemi değil, oyunun kuralları belirler.

Oyun teorisi diliyle söylersek: fedakârlığa dayanan düzen, fedakâr olmayan tek bir aktör tarafından sömürülebilir — erdem, Nash dengesi değildir. Kural artı yaptırım ise dengedir, çünkü sapmayı hesaba katarak kurulur.

İlk formülasyonun zaafı: "Sistem cezalandırır" ama sistem kimdir?

Tezin ilk hali şöyle diyordu: kurallara aykırı davranan, "sistem tarafından tespit edilir ve etkisizleştirilir." Bu cümle, tezin kendi mantığını kendisine uygulamayı unutuyor. Sistem kendi kendine cezalandırmaz; yargıç, müfettiş, düzenleyici cezalandırır — ve onlar da tıpkı denetledikleri gibi teşviklere tabi insanlardır. Juvenalis'in iki bin yıllık sorusu tam buradadır: bekçileri kim bekleyecek? Denetçiyi denetleyecek bir üst denetçi atamak sonsuz gerilemeye götürür; o halde cevap hiyerarşide değil, mimaride aranmalıdır.

Karşılaştırmalı deneyim, kuralların ayakta kaldığı vakalarda üç unsurun aynı anda bulunduğunu gösteriyor.

Birincisi, kural değiştirmenin prosedürel maliyetini yükselten tasarım. Nitelikli çoğunluk şartları, kademeli ve uzun görev süreleri, yetkinin tek elde toplanmasını engelleyen ayrık kurumlar. Ama son on yıl bu konuda alçakgönüllülük öğretti: Polonya ve Macaristan örnekleri, yargı konseylerinin bileşiminin basit yasa değişiklikleriyle ele geçirilebildiğini gösterdi. Levitsky ve Ziblatt'ın How Democracies Die (2018) çalışmasının merkezî uyarısı budur: yazılı mimari, yazısız teamüller (karşılıklı hoşgörü, kurumsal özdenetim) çöktüğünde tek başına dayanmaz. Tasarım gerekli koşuldur, yeterli koşul değildir.






İkincisi, ihlali görünür kılan şeffaflık. Yaptırımın çalışması için ihlalin önce görülmesi gerekir; görünürlük, ihlalin siyasi maliyetini yaratan şeydir. Elinor Ostrom'un Governing the Commons (1990) bulgusu burada kritiktir: başarılı ortak kaynak yönetimlerinde denetim dışarıdan bir otoriteyle değil, kullanıcıların birbirini izleyebildiği düşük maliyetli gözetim ve kademeli yaptırımlarla sağlanır. Kamu yönetimi ölçeğinde bunun karşılığı açık veri, izlenebilir ihale kayıtları, denetim raporlarının kamuya açıklığıdır.

Üçüncüsü ve en zoru: kuraldan somut çıkarı olan örgütlü bir taban. Kurallar kendilerini korumaz; onları, işleyişinden fayda gören koalisyonlar korur. ABD'de liyakat sistemine geçişi sağlayan Pendleton Yasası (1883), ahlaki uyanışla değil, patronaj düzeninden dışlanan reformcu orta sınıfın ve basının örgütlü baskısıyla geldi (kurumsal dönüşümün analizi için Stephen Skowronek, Building a New American State, 1982). Türkiye'nin 2001-2005 reform dalgasını taşıyan da benzer bir koalisyondu: kriz sonrası kaybedecek şeyi kalmamış iş dünyası, AB çıpası ve uluslararası kuruluşlar. İyi tasarım, koalisyonun işini kolaylaştırır ama onun yerine geçemez. Bu, tezin ağırlık merkezini değiştirir: asıl soru "hangi kuralları yazalım" değil, "yazılan kuralın bekçiliğinden kimin çıkarı olacak ve o kesim nasıl örgütlenecek" sorusudur.

Türkiye vakası: Reform yapılamıyor değil, korunamıyor

Bu çerçevenin Türkiye'ye uygulanmış en ikna edici hali, Daron Acemoğlu ve Murat Üçer'in çalışmasıdır ("The Ups and Downs of Turkish Growth, 2002-2015: Political Dynamics, the European Union and the Institutional Slide", NBER Working Paper 21608, 2015). Bulgu çarpıcıdır: 2002-2007 arası yüksek ve nitelikli büyüme, 2001 sonrası kurumsal reformlar ve AB çıpasıyla; sonraki dönemin düşük nitelikli, krediye ve inşaata yaslanan büyümesi ise aynı kurumların adım adım aşındırılmasıyla eşzamanlıdır. Türkiye'nin sorunu reform fikri kıtlığı değildir; 2001 programı, AB uyum paketleri ve raporlar kütüphane doldurur. Sorun, reformu ayakta tutacak koalisyonun, dış çıpa (AB perspektifi) zayıfladığında dağılmış olmasıdır. Yani kilit, birinci ve ikinci unsurda (tasarım, şeffaflık) değil, üçüncüdedir.

Bu teşhisin pratik sonucu şudur: Türkiye'de modernleşme tartışması "toplum bilinçlenmeli" (erdem dili) ile "şu yasayı çıkaralım" (saf mühendislik dili) arasında salınır; oysa asıl eksik, kural düzeninden somut çıkarı olan kesimlerin — ihracatçı sanayi, öngörülebilirlik isteyen sermaye, profesyonel meslek örgütleri, yerel yönetimler bu çıkarın bilincinde bir koalisyon olarak davranmasını sağlayacak siyaset sosyolojisidir.

Yanlışlanabilir göstergeler

Bu tez de her iddia gibi çürütülebilir olmalıdır. Şu göstergeler tezin aleyhine dönerse tez zayıflar:

(1) Erdem/eğitim kampanyalarının yoğunlaştığı dönemlerde yolsuzluk ve kural ihlali göstergelerinin anlamlı düştüğü gösterilirse, "erdem dili etkisizdir" iddiası sarsılır.

(2) Kurumsal reformların koalisyon desteği olmadan da kalıcı olabildiği vakalar (dış çıpasız, taban örgütlenmesiz sürmüş reformlar) çoğaltılabilirse, üçüncü unsurun zorunluluğu zayıflar.

(3) Türkiye'de 2001 sonrası büyüme niteliğindeki dönüşümün kurumsal değişkenlerle değil, salt küresel likidite döngüsüyle açıklanabildiği gösterilirse, Acemoğlu-Üçer okuması güç kaybeder.

Karşı argümanlar ve sınırlar

Üç itiraz kaydedilmeli. Birincisi: kural temelli düzen de oyuna gelir, her gösterge hedefe dönüştüğünde ölçü olmaktan çıkar (Goodhart Yasası; kamu hedeflerinde "gaming" için Bevan ve Hood, 2006). Kurallar bu yüzden statik metinler değil, aşınmaya karşı güncellenen canlı düzenlemeler olarak tasarlanmalıdır. İkincisi: erdemi tümüyle denklem dışına atmak da hatadır. Ostrom'un toplulukları kuralla olduğu kadar içselleştirilmiş normla çalışır; Rothstein'ın "yönetim kalitesi" literatürü (The Quality of Government, 2011), kurumlara duyulan güvenin kendisinin bir üretim faktörü olduğunu gösterir. Doğru formülasyon "erdem gereksizdir" değil, "erdeme dayanan tasarım kırılgandır" olmalıdır, normlar tasarımın ikamesi değil, tamamlayıcısıdır. Üçüncüsü: "kuralları toplumun bütünü için belirlemek mümkündür" cümlesi fazla iyimserdir; kural koyma sürecinin kendisi de bir güç mücadelesidir ve kimin masada oturduğuna bağlıdır, kamu tercihi okulunun (Buchanan ve Tullock, The Calculus of Consent, 1962) temel uyarısı budur.

Sonuç

Yeniden kurulmuş haliyle tez şudur: Türkiye'nin modernleşme kilidi, yurttaşlarının erdem eksikliği değil, kamusal düşüncenin sorunları erdem diliyle çerçeveleyip teşvik yapısını görünmez kılmasıdır. Çözüm kural temelli düzendir; ama kurallar kendi kendini uygulamaz ve kendi kendini korumaz. Uygulanmaları görünürlüğe, korunmaları ise kuraldan çıkarı olan örgütlü koalisyonlara bağlıdır. Türkiye reform yazmayı bilmektedir, fakat yazılan reformları savunacak toplumsal uzlaşmayı sağlayamamaktadır.

Kaynakça

Acemoglu, Daron ve James A. Robinson, Why Nations Fail, Crown, 2012.

Acemoglu, Daron ve Murat Üçer, "The Ups and Downs of Turkish Growth, 2002-2015: Political Dynamics, the European Union and the Institutional Slide", NBER Working Paper 21608, 2015.

Bevan, Gwyn ve Christopher Hood, "What's Measured Is What Matters: Targets and Gaming in the English Public Health Care System", Public Administration, 2006.

Buchanan, James M. ve Gordon Tullock, The Calculus of Consent, University of Michigan Press, 1962.

Hume, David, "Of the Independency of Parliament", Essays, Moral, Political, and Literary, 1741.

Levitsky, Steven ve Daniel Ziblatt, How Democracies Die, Crown, 2018.

Madison, James, Federalist No. 51, 1788.

Mandeville, Bernard, The Fable of the Bees: or, Private Vices, Publick Benefits, 1714.

North, Douglass C., Institutions, Institutional Change and Economic Performance, Cambridge University Press, 1990.

Ostrom, Elinor, Governing the Commons, Cambridge University Press, 1990.

Rothstein, Bo, The Quality of Government: Corruption, Social Trust, and Inequality in International Perspective, University of Chicago Press, 2011.

Skowronek, Stephen, Building a New American State: The Expansion of National Administrative Capacities, 1877-1920, Cambridge University Press, 1982.

Smith, Adam, An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations, 1776.