Türkiye nerede mi takılıyor?

Blog Yazısı

Türkiye nerede mi takılıyor?

İnsanlık tarihi boyunca ahlaki görev ve sorumluluklarını yerine getiren, gerektiğinde kendi çıkarından vazgeçerek toplumun iyiliğini gözeten insan yüceltilmiştir. Dinler fedakârlığı, diğerkâmlığı ve nefsine hâkim olmayı erdem saymış; felsefenin önemli bir bölümü de sorumlu, aydın ve özverili bireyin iyi toplumun temelini oluşturacağı düşüncesini işlemiştir.

Toplumdaki aksaklıklardan şikâyet etme sırası geldiğinde de aynı düşünce biçimini sürdürürüz. Sorumsuz memurlardan, çıkarcı politikacılardan, açgözlü iş insanlarından, duyarsız vatandaşlardan yakınırız. Sorunun kaynağını insanların yeterince dürüst, bilinçli veya fedakâr olmamasında ararız.

Belki de meseleye tersinden bakmak gerekiyor.

Toplumun çıkarlarını kişisel çıkarlarının önüne koyabilen yüksek karakterli yeteneklere elbette ihtiyacı vardır. Fakat milyonlarca insanın yaşadığı karmaşık bir toplumun düzenini bu yeteneklerin çoğunlukta olacağı varsayımı üzerine kurmak gerçekçi değildir.

İyi bir sistem, insanların erdemli olmasına ihtiyaç duymadan toplumsal olarak iyi sonuçlar üretebilen sistemdir.

İnsanların büyük çoğunluğu ne azizdir ne de kötü. Ortalama insan kariyerini, gelirini, ailesinin refahını, statüsünü, güvenliğini ve geleceğini önemser. Kendi çıkarını gözetmesi insan davranışının güçlü, doğal ve ortadan kaldırılamayacak özelliklerinden biridir.

O halde yapılması gereken bu gücü bastırmaya çalışmak değil, onu toplumsal yarara yönlendirmektir.

İyi tasarlanmış bir sistemde memur kariyerini ilerletmek istiyorsa işini iyi yapmak zorundadır. Yönetici başarılı olmak istiyorsa yönettiği kurumu başarılı kılmalıdır. İş insanı zenginleşmek istiyorsa insanların tercih edeceği mal ve hizmetler üretmelidir. Politikacı iktidarda kalmak istiyorsa seçmenin desteğini korumalıdır. Akademisyen itibar ve kariyer istiyorsa nitelikli bilimsel çalışma üretmelidir.

Böyle bir düzende bireysel çıkar ile toplumsal yarar mümkün olduğunca aynı yöne çevrilmiştir.

Denge ve denetleme mekanizmalarının çalıştığı, hukukun öngörülebilir olduğu, kurumların liyakate dayandığı, rekabetin korunduğu ve toplumsal adaletin gözetildiği bir sistemin önemli özelliği budur. İnsanlardan sürekli fedakârlık talep etmek yerine, sıradan insanın kendi çıkarını takip ederken topluma da fayda sağlamasını mümkün kılar.

Bu açıdan bakıldığında ahlak ortadan kalkmaz. Fakat ahlakın taşımak zorunda olduğu toplumsal yük azalır.

Kurumsal yapısı zayıf toplumlarda ise bunun tersi görülür. Sistem görevini yerine getiremediği ölçüde bireylere ahlaki çağrıların dozu artar: Memur vicdanlı olsun. İş insanı fırsatçılık yapmasın. Vatandaş torpil istemesin. Belediye başkanı kamu malını kendi malından daha dikkatli korusun. Politikacı ülkesini kişisel geleceğinin önüne koysun.

Bunların her biri kuşkusuz değerli beklentilerdir. Fakat milyonlarca insanın oluşturduğu karmaşık bir toplumun düzenini insanların sürekli olarak kendi çıkarlarından vazgeçmelerine bağlamak son derece kırılgan bir modeldir.

Asıl mesele insan doğasını değiştirmek değil, teşvikleri doğru tasarlamaktır.

Ancak burada daha zor bir problem ortaya çıkar.

Kendi çıkarını gözeten insan yalnızca mevcut sistem içerisinde yükselmeye çalışmaz. Yeterince güç kazandığında sistemin kurallarını da kendi lehine değiştirmeye çalışabilir.

Bir şirket daha kaliteli ve ucuz ürün üreterek rakiplerini geçmek yerine siyasi ilişkiler kurarak rakiplerinin önünü kesebilir. Bir bürokrat iyi çalışarak yükselmek yerine siyasi sadakat yoluyla ilerleyebilir. Bir politikacı seçmenin güvenini kazanmak yerine kamu kaynaklarını, medyayı veya devlet gücünü kullanarak rekabet koşullarını kendi lehine değiştirebilir.

Bu noktada bireysel çıkar artık sistemin dinamosu olmaktan çıkar; sistemi içeriden dönüştüren bir güce dönüşür.

Bu nedenle iyi bir toplumsal düzenin iki ayrı görevi vardır:

Birincisi, bireysel çıkarı mümkün olduğunca toplumsal yarara bağlamak.

İkincisi, güçlenen kişi ve grupların sistemi ele geçirerek kuralları kendi çıkarlarına göre yeniden yazmasını engellemek.

Bağımsız hukuk, güçler ayrılığı, şeffaflık, hesap verebilirlik, özgür basın, gerçek rekabet ve güçlü kurumlar yalnızca ahlaki tercihler değildir. Bunlar, insanın kendi çıkarını gözetme eğiliminin topluma zarar vermesini engelleyen mekanizmalardır.

Belki de burada ilginç bir paradoks vardır:

Ahlaka en fazla ihtiyaç duyan toplumlar, kurumları en zayıf toplumlardır.

Çünkü kurumların çalışmadığı yerde düzeni ayakta tutabilmek için sürekli iyi insanlara ihtiyaç duyulur. İyi çalışan bir sistem ise kahramanlara, azizlere ve olağanüstü fedakârlıklara mümkün olduğunca az ihtiyaç duyar.

Vatandaşa kabaca şunu söyler:

“Senden aziz olmanı beklemiyorum. Kendi çıkarını gözet. Ama kuralları öyle kuracağım ki kendi çıkarının peşinden giderken topluma zarar vermek zor, topluma fayda sağlamak ise senin için avantajlı olsun.”

Belki de iyi toplumun gerçek sınavı, ne kadar çok erdemli insan yetiştirdiği değil; vasat insanlarla bile ne kadar iyi çalışabildiğidir.